18 Temmuz 2004 Pazar
soL Meclis toplandı...
Solun güncel görevleri tarif edildi
Bilim insanları, aydınlar, siyasetçiler, sanatçılar ve sendikacıların oluşturduğu soL Meclis, 17 Temmuz Cumartesi günü Ankara’da yaptığı toplantının ilk bölümünü “soL Meclis Solun Geleceğini Tartışıyor” başlığı altında basına ve ilgili kamuoyuna açık olarak gerçekleştirdi.
Mesut Odman, Haluk Yurtsever, Metin Çulhaoğlu, Tevfik Çavdar, Mehmet Kuzulugil, Erkin Özalp, Perihan Sarı, Uğur İşlek ve Erhan Nalçacı’nın konuşmacı oldukları bu etkinlik sırasında, meclis üyeleri tarafından toplantı öncesinde tartışılarak karara bağlanan bir ortak değerlendirme metni de kamuoyunun bilgisine sunuldu. Aşağıda tam metni yer alan metinde şu vurgular öne çıkıyordu:
· NATO Zirvesi’ne karşı mücadele eden yurtsever, devrimci ve komünist güçler, ülkemizin onurunu kurtarmıştır. Önümüzdeki dönemde bundan daha fazlasının başarılması ve bu arada NATO’nun diğer emperyalist kurum ve kuruluşlarla birlikte ülkemizden kovulması, işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin siyaset sahnesindeki ağırlıklarının artmasına bağlıdır. Bunun da, solun işçileri ve emekçileri örgütlü mücadeleye kazanmasından başka bir yolu bulunmamaktadır.
· AKP iktidarına karşı yürütülen mücadelenin kritik halkası, bu partinin işbirlikçiliğine karşı, işçi sınıfının anti-emperyalist mücadelesinin yükseltilmesidir. İşçi sınıfının toplumun diğer kesimlerine öncülük etmesinin yolu da buradan geçecektir. Diğer yandan sol, ABD emperyalizmi ile AB emperyalizminden birinin diğerine tercih edilebileceği yanılsamasına karşı mücadele etmek zorundadır.
· AKP’nin gericiliği, bugünün Türkiye’sinde var olan toplumsal çürüme eğilimini temsil etmekte ve gerçek bir tehdit oluşturmaktadır. Gericilikle mücadele görevinin ihmal edilmesi, sol açısından, tarihsel bir hata olacaktır. Diğer yandan, solun elinde, AKP’nin işbirlikçiliği ile gericiliğinin ayrılmaz bir bütün oluşturduğunu gösterme olanağı bulunmaktadır ve bu olanak değerlendirilmelidir.
· Kürt sorunu ile ilgili güncel gelişmeler, Kürt hareketinin yükseliş döneminde biriktirilmiş olan tüm anti-emperyalist ve devrimci bilinç öğelerinin mutlak olarak tasfiye edilmesi tehlikesine işaret etmektedir. Bunun önüne geçebilmek için, Türkiye işçi sınıfının ortak mücadelesinde bir ileri atılıma ihtiyaç duyulmaktadır.
· Solun gündemindeki siyasal görevlerin başarısında ideolojik mücadelenin başarısı da önemli bir rol oynayacaktır. Sol, üniversiteler, bürokrasi ve kültür-sanat alanları gibi ideolojilerin toplumsal ölçekte yeniden üretiminde kritik rol oynayan kesim ve kurumlardaki etkinlik ve gücünü artırmayı hedeflemelidir.
· Bugüne kadar solda ideolojik netlik sağlamaya özel bir önem veren ve solu da etkisi altına alan ideolojik saldırılara karşı sosyalizmin güncel bir seçenek olduğu vurgusunu öne çıkaran soL Meclis, önümüzdeki dönemde, ideolojik mücadeleyi ihmal etmeksizin, teori alanına da hak ettiği ağırlığı verecektir.
17 Temmuz toplantısının ikinci bölümünde ise, soL Meclis’e bağlı çalışma gruplarının hazırladığı izleme raporları ele alındı. Marksist düşünce, sağlık, eğitim, medya, iktisat ve işçi hareketi gibi alanlara ilişkin raporlar izleyen günlerde son hallerine getirildikten sonra hem soL Meclis’in İnternet sitesine (www.solmeclis.net) konacak hem de sendikalara, kitle örgütlerine, üniversitelere ve başka kurumlara ulaştırılacak.
Toplantının ikinci bölümünde tartışmaya açılan başlıklar arasında Avrupa Sol Partisi ve üretim süreçlerindeki değişiklikler de bulunuyordu. Bu konularda hazırlanan çalışmalar da toplantı yakın bir gelecekte yayımlanacak.
soL Meclis’in bir diğer gündemi ise, gelecek dönem çalışmalarının planlanması olacak. Kurulduğu günden bu yana yüzü aşkın dışa açık toplantı düzenleyen ve çok sayıda kitap hazırlayan meclis, önümüzdeki aylarda da “Sosyalist Eğitim Sempozyumu” ve “Eleştirel Sağlık Sosyolojisi Sözlüğü” gibi çalışmalara imza atacak.
========================
Çok Yakın Geçmişin Deneyimlerinden Hareketle Solun Gelecek Dönemdeki Görevlerine Bir Bakış
17 Temmuz 2004
soL Meclis
NATO Zirvesi’ne karşı yürütülen mücadele
Haziran ayında İstanbul’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi, gerek ülkemizde gerekse dünyada, zirveye karşı yürütülen mücadeleler ile birlikte anılmıştır. Bu, yalnızca sol için değil, ülkemiz için de bir kazanımdır. Kuşkusuz, NATO karşıtı mücadelenin eksiklerini tartışmak zorundayız. Ancak bu tartışmalar, bir noktanın üzerini örtmemelidir: Zirveye karşı mücadele eden yurtsever, devrimci ve komünist güçler, ülkemizin onurunu kurtarmıştır.
Türkiye’deki zirve karşıtı mücadelenin dünyadaki benzer örneklerinden en önemli farkı, siyasal içeriği olmuştur. Zirve karşıtlarının, sadece protesto gösterileri yapmaya ya da alternatif bir zirve örgütlemeye değil, bizzat zirvenin kendisini engellemeye çalışmaları, yeni bir durumdur. Zirvenin gerçekleşmiş olmasını bir başarısızlık olarak görmek elbette mümkündür; ancak NATO’ya ve ABD emperyalizmine karşı net bir tavrın alınabilmiş ve sosyalizm vurgusunun öne çıkarılmış olmasını önemli bir kazanım olarak değerlendiriyoruz.
Zirve karşıtı mücadele, anti-emperyalist mücadelenin ülkemizdeki tek ciddiye alınabilir taşıyıcısının sol hareket olduğunu bir kez daha göstermiştir.
27 Haziran Pazar günü Kadıköy’de gerçekleştirilen kitlesel miting, katılımın çok daha fazla olabileceği gerçeği ve kimi başka olumsuzluklar bir yana, hem siyasal içeriğiyle hem de düzenliliğiyle, gerisine düşülmemesi gereken bir örnek oluşturmuştur. Ayrıca, bu miting için sağlanan uluslararası katılım, anti-emperyalist mücadelenin enternasyonalist karakterini güçlendirmesiyle, başlı başına bir kazanımdır.
Zirve karşıtı mücadelenin en önemli eksiği, harekete geçirilebilen insan sayısının, ulaşılabilecek olan düzeyin bir hayli gerisinde kalmış olmasıdır. Bunda, düzenin estirdiği zirve terörünün ve bazı provokatif eylemlerin de payı bulunmaktadır. Ancak bunlardan çok daha önemli olan, zirve karşıtı çalışmaların önemli bir bölümünde, Türkiye’nin dört bir yanında ortaya çıkarılan enerjinin doğru bir şekilde yönlendirilmemiş, İstanbul’da kitlesel bir miting gerçekleştirme hedefine yoğunlaşılmamış olmasıdır. Bu açıdan bakıldığında, tarihsel bir fırsatın kaçırılmış olduğu da söylenebilir. Bu saptama, bir tür hayıflanma olarak değil, geleceğe yönelik bir ders olarak algılanmalıdır. Ülkenin dört bir köşesinde katılımı düşük ve siyasal içeriği zayıf eylem ve etkinliklerin düzenlenmesi, mücadelenin toplam etkisini zayıflatmaktan başka bir işe yaramamaktadır.
Zirve karşıtı mücadeleye orta sınıf tepkiselliğinin damga vuramamış olması olumluluklar hanesine yazılmalıdır. Ancak diğer taraftan, mücadelenin belirgin bir emekçi karakterine sahip olduğunu da söyleyemeyiz. Burada da, kaçırılan bir fırsat söz konusudur. Türkiye’de anti-emperyalist mücadelenin kalıcı başarılar elde etmesi sınıf karakterinin güçlenmesine, işçi sınıfı hareketinin kalıcı kazanımlar elde etmesi ise bu hareketin anti-emperyalist kimliğinin güçlendirilmesine ve işçi sınıfının yurtsever kimliğiyle toplumun diğer kesimlerine fiilen öncülük etmesine bağlıdır.
Solun en önemli görevi: Emekçi kitleleri örgütlemek
Bu son söylenen, solun önümüzdeki dönemde üstlenmesi gereken görevleri tartışmak için de anlamlı bir başlangıç noktası oluşturmaktadır. Zirve karşıtı mücadele sırasında bir kez daha görüldüğü üzere, bire bir örgütlenme çabası, kitlesel tepkileri açığa çıkarmanın temel yolu olmaya devam etmektedir. Türkiye’de, geniş kitlelerin bugünkü durumlarından hoşnut olamayacakları ve olmadıkları açıktır. Ancak bu hoşnutsuzluk, en azından bugün için, kendisini kendiliğinden hareketlenmelerle ifade etmemektedir. Buna karşın, örgütlü çalışmanın sonuç alıcı olabildiğini gösteren deneyimlerin sayısı az değildir. Emekçi kitlelerden sol harekete doğru bir akış olmasa bile, solun emekçi kitleler içinde örgütlenme, onları siyasal mücadeleye kazanma olanağı bulunmaktadır. Kısacası, önümüzdeki dönemin kritik sorunu, solun kitlelere öncülük etme ve onları örgütleme sorunudur.
Türkiye kapitalizminin kriz dinamikleri de, aynı sonuca işaret etmektedir. Son dönemde yaratılmak istenen iyimser havaya karşın, ekonominin yapısal sorunlarında herhangi bir değişiklik söz konusu değildir. Türkiye kapitalizmi, bir sanayisizleşme sürecini yaşamaya devam etmektedir. Özelleştirmeler, ekonomik altyapının tahrip edilmesine ve özellikle de eğitim ve sağlık hizmetlerinin paralı hale getirilmesi sonucu toplumsal tahribata yol açmaktadır. Bundan önceki büyüme dönemlerinden farklı olarak, bugünkü büyüme süreci istihdamda ve gerçek ücretlerde artış sağlamamakta, tam tersine, ekonomi, geniş kitlelerin mutlak yoksullaşması sayesinde büyüyebilmektedir. Diğer taraftan, Türkiye ekonomisi, son yıllardaki görece yüksek büyüme rakamlarına karşın, kişi başına düşen GSYİH açısından bakıldığında, henüz 1997 yılındaki büyüklüğüne bile ulaşamamıştır ve 1998 yılının bir hayli gerisindedir. Asıl önemlisi, dünya kapitalizminin bugünkü yönelimleri, dışa bağımlılığı her geçen gün daha da artan Türkiye kapitalizminin hareket alanını da sınırlandırmakta, daha doğrusu ona hiçbir hareket alanı bırakmamaktadır. Orta katmanları da vuran yoksullaşma eğilimini tersine çevirecek iktisadi açılım arayışları, sermaye siyasetinin gündeminde bile değildir.
Ancak kapitalizmin kriz dinamikleri, kendi başlarına, emekçi kitlelerin devrimci bir dinamizm kazanmasını sağlamamaktadır. Tam tersine, bunlar, burjuvazinin siyasal ve ideolojik saldırılarının da yardımıyla, emekçileri bireysel çare arayışına yöneltmektedir. Sendikal hareketin bugünkü zayıflığı ve genel olarak işçi sınıfı hareketinin örgütlülük düzeyinin geriliği, emekçi kitlelerin biriken tepkilerinin mücadele kanalına akmasına engel olmakta ve dahası, toplumsal çürüme eğilimini güçlendirmektedir.
Emekçilerin örgütlenme sorunu, bugünün Türkiye’sinde, her şeyden önce, siyasal bir sorundur. İşçi sınıfının siyasal bilinç düzeyinin geriliği, emekçilerin dar iktisadi çıkarları merkeze yerleştiren bir mücadeleyle sonuç alınamadığını görmelerine engel olmamaktadır. İşçi sınıfı, toplumsal bir güç olduğunu hissedebildiği oranda, kendisine daha fazla güven duymaya başlayabilecektir. Bunun yolu da, yukarıda vurguladığımız gibi, işçi sınıfının toplumun diğer kesimlerine öncülük etmesinden geçecektir.
AKP’ye karşı mücadelede kritik halka
İşçi sınıfını ve emekçi kitleleri hedef alan saldırı yasalarına ve geniş kitleleri yoksullaştıran iktisat politikalarına imza atan AKP iktidarının en zayıf noktalarından biri, işbirlikçiliğidir. AKP iktidarı, gerek iktisadi gerekse siyasi nedenlerle, geleceğini, başta ABD olmak üzere emperyalist ülkelerin bölgemize yönelik planlarında üstlendiği ve üstleneceği görevlere bağlamıştır.
İşçi sınıfı da, toplumun diğer kesimlerine, ancak, yurtseverlik bayrağının taşıyıcılığını yapabildiği oranda öncülük edebilecektir. Dolayısıyla, emperyalizme karşı mücadele, solun gündemindeki öncelikli yerini korumak zorundadır.
Avrupa Birliği konusundaki her tür bulanıklığın anti-emperyalist mücadeleyi zayıflatıcı etkide bulunduğu bilinmelidir. Yakın gelecekte AB karşıtı mücadelenin toplumsallaşmasının ne oranda mümkün olduğundan bağımsız olarak, sol, AB emperyalizmi ile ABD emperyalizmi arasında nitel farklılıkların bulunduğu ve birincisinin ikincisine göre daha “insancıl”, “sosyal” ya da “barışçıl” olduğu yönündeki her tür yanılsamayla mücadele etmek zorundadır.
Bugün, sermaye düzeninin geniş kitlelere sunabildiği tek umut, AB üyeliği ile birlikte her şeyin düzeleceği umududur. Solun tek görevi, AB’ye ilişkin beklentilerin birer yanılsamadan ibaret olduğunu göstermek değildir. AB’ye üyelik sürecinin uzun ve sancılı bir süreç olacağı açıktır. Diğer yandan, bu süreç, “uyum” ve “yapısal reform” adı altında tarımın çökertilmesini, sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesini, sağlık ve eğitim hizmetlerinin paralı hale getirilmesini ve özelleştirilmesini, tüm stratejik ve kritik sektörlerin yabancı sermayedarların denetimi altına girmesini, “esneklik” adı altında işçi sınıfının tüm geçmiş kazanımlarının ortadan kaldırılmasını içermektedir. Sol, sınıfa saldırı yasalarına, özelleştirmelere, kırlardaki yoksullaşmaya karşı mücadelenin aynı zamanda AB emperyalizmine karşı mücadele olduğu (ya da olması gerektiği) bilincini geliştirmek zorundadır.
Bugün AB karşıtı görünüm çizen ya da öyle gösterilmeye çalışılan şoven, milliyetçi ve sağcı unsurlarla yan yana gözükmenin sol için bir sorun olduğu da açıktır. Ancak bu sorunu çözmenin yolu, AB’cilik yapmak değildir. AB’ye karşı mücadeleden vazgeçen bir sol, önümüzdeki dönemde AB’ye yönelecek olan toplumsal tepkilerin şoven, milliyetçi ve sağcı unsurlar tarafından kullanılmasına da izin vermiş olacaktır. Solun yapması gereken, AB karşıtı görünen düzen içi odakların samimiyetsizliğini deşifre etmektir. Bu açıdan bakıldığında, NATO karşıtı mücadelenin süreklileştirilmesinin ne denli önemli olduğunu görmek mümkündür.
Gericilikle mücadelenin önemi
AKP iktidarının emekçi kitleler açısından oluşturduğu en büyük tehditlerden biri, onun gerici niteliğinden kaynaklanmaktadır. Toplumsal çürüme eğiliminin güç kazanması Türkiye toplumunun önündeki ölümcül bir tehlikedir ve AKP’nin gericiliği bu eğilimi temsil etmektedir.
Ancak, AKP’nin işbirlikçiliği, bu noktada da, anahtar rolünü üstlenmektedir. Sol, işbirlikçilik ile gericiliğin ayrılmaz bir bütün oluşturduğunu gösterme şansına sahiptir ve geniş kitleleri gerici ideolojilerin cenderesinden kurtarmanın yolu da buradan geçmektedir. Gericilerle ittifak kurma ya da işbirliği yapma girişimleri, büyük birer hata olmanın ötesinde, solun tarihine eklenen kara lekeler olarak görülmelidir. Gericiliğe meşruiyet kazandıracak olan her tür gelişmenin solun toplumsallaşma kanallarının daralmasına ve emekçi kitleleri mücadeleye kazanmanın zorlaşmasına yol açacağı bilinmek zorundadır.
“Kamu yönetimi reformu” adı altında hayata geçirilen “yerelleştirme” sürecini bir “demokratikleşme” süreci olarak görmek, bir başka büyük hata olacaktır. AB emperyalizminin de desteğiyle hayata geçirilen “reform”ların özünde özelleştirmecilik ve gericiliğin güçlendirilmesi bulunmaktadır. Yerelleşme ve cemaatleşme, ulus devlet modelinden daha ileri bir alternatif değil, Ortaçağ karanlığına doğru atılan geri adımlardır. Sol, “devletin küçültülmesi”, “bürokrasinin gücünün sınırlandırılması” türü kimilerine çekici gelen sloganların etkisini kırmaya ve bu arada bu sürecin açığa çıkardığı ve çıkaracağı tepkileri sosyalizm eksenine çekmeye ya da en azından yaklaştırmaya çalışmalıdır.
Tam da bu noktada vurgulanabilecek olan şudur: AKP iktidarı da bundan önceki tüm iktidarlar gibi eninde sonunda yıpranacak ve yerine bir başkası gelecektir. Bu süreçte AKP’nin işbirlikçiliğine ve gericiliğine karşı mücadeleyi yükselten bir sol, toplumun karşısına gerçek bir alternatif olarak çıkma ve AKP’ye yönelik tepkilerin başka düzen içi güçler tarafından kullanılmasını engelleme şansına sahip olabilecektir.
Sol ve Kürt sorunu
Emperyalistlerin ve sermaye düzeninin Kürt sorununa dönük tüm açılımları, Kürt hareketinin yükseliş döneminde biriktirilmiş olan tüm anti-emperyalist ve devrimci bilinç öğelerini mutlak olarak yok etmeye yöneliktir. Tersinden bakıldığında ise, Kürt siyasetinin emperyalistlerin bölge planlarında bir yer edinerek sermaye düzenini belirli açılımlar yapmaya zorlama girişimlerinin de aynı amaca hizmet ettiği söylenebilir.
AB’ye uyum sürecinin gereği olarak verilen “hak”ların içlerinin ne şekilde boşaltılabildiği konusunda bir hayli deneyim birikmiştir. Örneğin bugün, Türkiye’de “Kürtçe yayın” yapılmaktadır! Bunun ne denli büyük bir ilerleme anlamına geldiği ise apayrı bir konudur.
Yerelleştirme sürecinin Kürt sorununun çözümüne katkıda bulunabileceği de doğru değildir. Tabii, Kürt sorunu, yoksul Kürt emekçilerinin bir sorunu olarak görülüyorsa... Yerelleştirme ile birlikte tarikat, aşiret ve cemaat yapılarının güçlendirilmesi, yoksul Kürt emekçileri açısından, kurtuluş umudunun ortadan kaldırılması demektir.
Diğer taraftan, Irak’ta ABD’nin işbirlikçiliğini yapan Kürt siyasetçilerin Türkiye’deki Kürtlere yönelik girişimleri de, yoksul Kürt emekçilerinde boş ya da yanlış beklentiler yaratmaya yöneliktir.
Kürt siyasetinin NATO’ya karşı yürütülen mücadeleden uzak durması, ciddiye alınması gereken bir işarettir. Son dönemde Kürt siyasetine damga vuran ayrışmalardan hiçbirinde anti-emperyalist ya da devrimci yönelimlerin açığa çıkmamış olması da, emperyalistlerin ve sermaye sınıfının bir başarısı olarak görülebilir.
Bu tablonun değiştirilmesi gereklidir. Yoksul Kürt emekçilerinin 1960’lardan bu yana toplumsal mücadelelerin içinde önemli izler bırakan direnişçi birikiminin yozlaştırılıp bitirilmesini engelleyecek olan, Türkiye işçi sınıfının ortak kurtuluş mücadelesinde gerçekleştirilecek bir ileri atılımdır. Kürt yoksulları hem böylesi bir ileri atılımın gerçekleşmesinde olmazsa olmaz bir unsur hem de böylesi bir ileri atılıma kendi varlık mücadelesi bağlamında ihtiyaç duyan bir sınıf kesimidir.
İdeolojik mücadele
Buraya kadar tartışılan tüm siyasal görevler, aynı zamanda ideolojik görevlere işaret etmektedir. Zaten, hareket halinde olmayan kitlelere öncülük etme görevinin hakkı, ancak ideolojik mücadelede başarı elde ederek verilebilir.
İdeolojik mücadele, geniş kitlelere “doğru”ları anlatma çabasından ibaret değildir. Bu mücadelenin belki de en önemli halkası, ideolojilerin toplumsal ölçekteki yeniden üretiminde kritik rol oynayan kesim ve kurumlar içinde etkinlik ve güç kazanmaktır. Solun üniversitelere, bürokrasiye ve kültür-sanat alanlarına yönelik açılımları, ideolojik mücadele açısından büyük önem taşımaktadır.
Bu alanlar, hiç kuşku yok ki, aynı zamanda burjuvazinin ideoloji üretim merkezleridir. Ancak, Türkiye kapitalizminin kriz dinamikleri, burjuvazinin söz konusu alanları mutlak kontrolü altına almasına izin vermemektedir.
Diğer taraftan, söz konusu alanların tümünde, solun üzerine gidebileceği çelişkiler bulunmaktadır. Örneğin, özelleştirme süreci, üniversite bileşenlerini taraflaşmaya zorlamaktadır. Kamu yönetimine yönelik düzenleme girişimlerine bir de bu açıdan bakılmalıdır. Kültür-sanat alanındaki tekelleşme, bu alanda özel mülkiyet ideolojisini de karşıya alan bir çıkışın örgütlenmesine olanak sağlamaktadır.
Kuşkusuz, burada tarif edilen ideolojik görevler de, aynı zamanda siyasal görevlere işaret etmektedir.
Son söz yerine: soL Meclis’in çalışmalarına ilişkin bir not
“Netlik”, ideolojik mücadelenin en etkili silahlarından biridir. Doğru ayrışmalar, her zaman, ideolojik bulanıklık pahasına elde edilen birlikteliklerden daha fazla güç kazandırır.
soL Meclis’in bugüne kadar yürüttüğü çalışmalarda da, solda ideolojik netlik sağlama çabası çok önemli bir yer tuttu. soL Meclis, solu da etkisi altına alan ideolojik saldırıların karşısına, sosyalizmin Türkiye için güncel bir seçenek olduğu vurgusuyla çıktı.
soL Meclis, bu doğrultuda yürüttüğü çalışmalara pek doğal olarak devam edecek. Ancak diğer yandan, ideolojik ve siyasal mücadeleye de katkıda bulunmak üzere, teori alanına da hak ettiği ağırlığı vermemiz gerektiğini düşünüyoruz.
Kuşkusuz, devrimci mücadelenin kılavuzu olan teoriden söz ediyoruz...
4 Nisan 2004
soL Meclis’in yaklaşan 1 Mayıs ve Haziran ayında İstanbul’da yapılması planlanan NATO zirvesi ile ilgili değerlendirmeleri
4 Nisan Pazar günü İstanbul Nazım Kültürevi'nde toplanan soL Meclis, 1 Mayıs ve Haziran ayında yapılması planlanan NATO Zirvesi ile ilgili bir basın açıklaması yaptı. Açıklama şu şekilde:
Haziran ayında İstanbul’da yapılması planlanan NATO zirvesi, ülkemizin yurtsever insanlarına yönelik bir gözdağı içermektedir.
Halkımızın ezici çoğunluğu, ABD öncülüğündeki emperyalist koalisyonun Irak işgaline de, Türkiye’nin Irak’a ya da bölgemizdeki bir başka ülkeye asker göndermesine de karşıdır. Buna rağmen İstanbul’da yapılması planlanan NATO zirvesinde, emperyalist işgalciler, bir yandan bölge politikalarını yeniden biçimlendirirken diğer yandan da Türkiye’ye yeni görevler biçmeyi tasarlamaktadır. Bu görevlerin başında da, işgalci güçlere NATO şemsiyesi altında asker takviyesi yapılması bulunmaktadır. Bir başka deyişle, emekçi çocuklarının ABD askerleri için bir kalkan görevini üstlenmesi, ABD’nin çıkarları doğrultusunda öldürmeleri ve ölmeleri istenecektir.
Zirve hazırlıkları kapsamında sermaye sahiplerini “sponsor”luğa davet ederken üniversitelerin zirve başlamadan önce kapatılması talimatını veren AKP hükümeti, halkımızın bu onursuzluğa ortak olmasını istemektedir. Daha önce de ABD ile kan pazarlığı yapan ve topraklarımızı ABD askerlerine açan bir hükümetten daha farklı bir yaklaşım beklenemezdi elbette. Son günlerde NATO karşıtı güçlere yönelen saldırılar, zirvenin ne tür bir havada geçeceğini de şimdiden göstermiştir.
Ancak bu planların tutmayacağı daha şimdiden belirginlik kazanmaktadır. İstanbul’da yapılması planlanan NATO zirvesini engellemeye yönelik olarak daha şimdiden pek çok inisiyatif şekillenmiş ve geniş kapsamlı kampanyalar başlatılmıştır.
soL Meclis, NATO karşıtı mücadele gündemini işçi sınıfı ve emekçi kitleler açısından tarihsel bir fırsat olarak görmekte ve zirveyi engellemek için yürütülen mücadelede emekçi kimliğinin ön plana çıkarılması gerektiğini düşünmektedir.
NATO zirvesini engellemeye yönelik mücadelenin başarısı, emekçilerin bu mücadeleye örgütlü bir güç olarak katılma düzeyine bağlı olacaktır. Diğer taraftan, NATO karşıtı mücadele için örgütlenen emekçilerin başarısı, emekçi dinamiğinin siyaset sahnesine yurtsever bir kimlikle dönmesini mümkün kılacak ve Türkiye’deki sınıf hareketi için yeni bir evrenin başlangıcını oluşturabilecektir.
soL Meclis, emek örgütlerini, emekten yana siyasi parti ve çevreleri ve tüm ilerici kamuoyunu, 1 Mayıs 2004’e bir de bu açıdan bakmaya çağırmaktadır. Türkiye’nin dört bir köşesine dağılmış, gündemsiz ve heyecansız 1 Mayıs eylemleri, sınıfa güç katmamakta, aksine umutsuzluk ve çaresizlik duygularını güçlendirmektedir. Buna karşın, bu 1 Mayıs’ta özelleştirmelere ve NATO’ya karşı tek ve güçlü bir kitlesel mitingin gerçekleştirilmesi, sınıf hareketi açısından başlı başına bir kazanım olacaktır. soL Meclis, bu çerçevede, tüm emek güçlerine, 1 Mayıs Cumartesi günü İstanbul’da toplanma çağrısını yapmaktadır.
Güçlü bir 1 Mayıs, işçi sınıfının, emekçilerin ve yurtseverlerin NATO’ya ve bu örgütün işbirlikçilerine güçlü bir mesaj vermeleri anlamını da taşıyacaktır.
soL Meclis, önümüzdeki iki ay boyunca, emekçilerin emperyalist terör örgütü NATO hakkında bilgilendirilmesi ve örgütlü mücadeleye kazanılması konusunda üzerine düşenleri yapacaktır.
4 Nisan 2004
soL Meclis'in 28 Mart yerel seçimlerine ilişkin değerlendirmesi
Türkiye kapitalizminin emperyalizmle bütünleşme doğrultusunda yeni adımlar attığı ve emperyalizmin bölge planlarında yeni roller üstlenmeye hazırlandığı, sermaye sınıfının emekçilere yönelik saldırılarının yoğunlaştığı bir dönemde, bir yerel seçim yaşadık.
Seçimlerden önce de beklendiği üzere, AKP, 28 Mart’taki yerel seçimlerde oy oranını artırmıştır. Ancak bu artış, 2002’den bu yana Türkiye’nin siyasi tablosunda ciddi bir değişikliğin yaşandığı anlamına da gelmemektedir.
AKP’nin oy oranındaki artışın en önemli nedeni, bu partinin seçimlere neredeyse rakipsiz olarak girmiş olmasıdır. Son dakikaya kadar süren aday pazarlıklarıyla tarihe geçecek olan, ANAP ve YTP gibi bazı partilerin hiçbir varlık gösteremediği ve başta CHP olmak üzere “muhalefet”i oluşturan partilerin siyasi ve ideolojik açıdan hiçbir önemli ayrım sergilemediği 28 Mart yerel seçimlerinde, henüz çok fazla yıpranmamış olan iktidar partisinin oylarını artırmış olması şaşırtıcı sayılmamalıdır. Nitekim, seçimlere katılım oranının yüzde 75 civarında kalması da, bu siyasi ve ideolojik benzeşmenin ürünüdür.
Yağma ve rant paylaşımı kavgasının öne çıktığı 28 Mart seçimleri halkta herhangi bir heyecan yaratmamış, aksine siyasetten uzaklaşma eğilimi güç kazanmıştır. Bu eğilim, yalnızca Türkiye’de değil, düzen partilerinin aynılaşma eğilimi gösterdiği tüm kapitalist ülkelerde gözlenmektedir. Bugün, aralarında en gelişmiş demokrasilere sahip oldukları ileri sürülenlerin de bulunduğu pek çok kapitalist ülkede, tartışmasız biçimde azınlıkta kalan seçmen oylarıyla iktidara gelmiş politikacılar ve partiler yönetimdedirler. Onların çok daha küçük bir bölümü ise emperyalist sistemin egemenliği sayesinde neredeyse dünyanın tümünde “yöneten” konumundadır. Oldukça uzun bir süredir demokrasi ile temsil ilkesi arasında herhangi bir ilişki kalmamıştır; demokrasi, kağıt üzerinde ya da görünüşte bile, mutlak bir azınlık yönetimine dönüşmüş durumdadır.
Çaresizliğin ve umutsuzluğun yaygınlaştığı bir ortamda emekçiler de dahil olmak üzere toplumun geniş bir kesiminden oy almayı başaran AKP’yi ‘50’lerin DP’si ya da ‘80’lerin ANAP’ı ile karşılaştırırken unutulmaması gereken nokta, AKP’nin, Türkiye kapitalizminin gelişmesinde, oy aldığı kitleleri düzene bağlamasını sağlayacak bir açılımı temsil etmemesidir. Siyasetten uzaklaşma eğiliminin güç kazandırdığı AKP, tam da bu nedenle, Türkiye kapitalizminin kaçınılmaz krizlerine karşı dayanıksız bir partidir.
28 Mart seçimlerinde “hezimete” uğrayan, “sol” değil, solun temel ilke ve değerlerini yalnızca birer ayak bağı olarak gören anlayışlardır. İşçi sınıfının ve emekçi kitlelerin tarihsel ve güncel çıkarlarını göz ardı eden, özelleştirmelere ve emperyalizme karşı mücadeleyi gündemlerine dahi almayan, gericiliğe karşı gerçek bir toplumsal aydınlanmanın mücadelesini vermeyen partilerin “sol” sıfatını hak etmesi mümkün değildir. Örneğin CHP’ye bir sıfat aranacaksa, bu “sol” değil, “düzen partisi” olmalıdır.
SHP çatısı altında gerçekleştirilen “Demokratik Güçbirliği” ittifakının 2002 seçimlerinde DEHAP’ın ulaştığı oy oranının gerisinde kalmasını da bu çerçevede değerlendirmek mümkündür. Bugün sermaye medyasında ve bizzat güçbirliğini oluşturan unsurlar tarafından yürütülen tartışmalarda söylenenlerin aksine, güçbirliğinin zaafı, kendisini oluşturan özneler “etnik milliyetçilik yapması” ya da “etnik milliyetçilik yapmaktan uzaklaşması” değil, halkın karşısına sol bir programla ve ilkelerle çıkmamış olmasıdır.
Bu seçimlere solun ilke ve değerlerini öne çıkararak katılan TKP’nin oy oranındaki artış ve bazı il ve ilçelerde bağımsız sosyalist adayların kayda değer oy oranlarına ulaşmaları, tablonun bütününü değiştirmemekle birlikte, geleceğe yönelik anlamlı ipuçları sunmuştur. Solun geleceği, “değişim”, “yenilenme”, “uyum” ya da “reform” gibi içi boş kavramlarda ve bugün AKP’nin temsil ettiği iddia edilen değerlerde değil, sol siyasetin toplumsallaştırılmasındadır.
Bu seçimlerde neredeyse bir bütün olarak AKP’yi destekleyen sermaye çevrelerinin ve sermaye medyasının bu desteğinin ardında, Türkiye kapitalizminin “istikrarlı” bir dönem yaşaması özlemi bulunmaktadır. Ancak, AKP hükümetinin geniş kitleler açısından işsizlik ve yoksulluk anlamına gelen ekonomi politikaları, kriz dinamiklerini de güçlendirmektedir. Diğer yandan, emperyalizmle ilişkilerde tam boy teslimiyetçi politikalar, dünya dengelerinin bu denli hassaslaştığı bir dönemde, başlı başına bir kriz dinamiği haline gelmeye adaydır. Afganistan’a, Irak’a ya da başka bölge ülkelerine asker gönderme kararının alınması gibi adımlar, AKP hükümetinin ciddi bir toplumsal muhalefetle karşılaşmasına yol açabilecektir.
Yerel seçimlerden oylarını artırarak çıkan AKP’nin, önümüzdeki dönemde, IMF ve Dünya Bankası programları ve sermaye sınıfının istekleri doğrultusunda, işçi sınıfına ve emekçilere yönelik saldırı yasalarını meclisten daha hızlı bir şekilde geçirmeye ve özelleştirmeleri hızlandırmaya çalışacağı açıktır. Örneğin, “kamu hizmeti” kavramını tümüyle unutturmayı, tüm kamu hizmetlerini özelleştirmeyi ve kamu emekçilerinin tüm kazanılmış haklarını ortadan kaldırmayı hedefleyen “kamu yönetimi reformu”, AKP’nin öncelikli gündem başlıklarından biri olacaktır.
Türkiye’nin gündemindeki bir diğer önemli başlık, Haziran ayında İstanbul’da düzenlenmesi planlanan NATO zirvesidir. İstanbul’da toplanmak isteyen emperyalist işgalcilerin gündemindeki başlıklardan biri de, Türkiye’nin bölgemizde daha fazla “görev” üstlenmesini sağlamaktır.
Solun önündeki güncel görevse, sermaye sınıfının saldırılarının ve emperyalist planların karşısına örgütlü bir şekilde çıkılmasını sağlamaktır. Solun 28 Mart seçimlerinde bir kez daha ortaya çıkan zayıflığının aşılmasının yolu da budur. Solun yanıtı, düzen partileriyle benzeşmek olamaz. Aksine, bugünkü Türkiye tablosu, solun kendi farkını ortaya koymasıyla, sosyalizmi somut bir seçenek haline getirmesiyle ve hepsinden önemlisi emekçileri örgütlü mücadeleye kazanmasıyla değişecektir.
Sonuç olarak, bugün gelinen noktayı tek bir cümleyle özetlemek gerekirse, söylenecek olan şudur: Bu ülkenin gerçek sola büyük bir ihtiyaç duyduğu bütün açıklığıyla ortaya çıkmış bulunmaktadır.
21 Nisan Pazartesi
Irak’a dönük askeri saldırının sonuçlanmakta olduğu bir dönemde emperyalizm ve savaş konulu toplantısını gerçekleştiren sol meclis, kamuoyuna aşağıdaki açıklamanın yapılmasına karar verdi.
Savaş:
İnsanlar yaşadıkça değil kapitalizm varoldukça
Irak’a yönelik ağır bombardıman ve saldırı şimdilik saldırgan tarafın çirkin zaferiyle bir ara sonuca varmış görünmektedir. Ortadoğu’da emperyalist saldırganlık ise sürmektedir ve öyle görünüyor ki sürecektir.
Bu noktada, işgalcilerin ücretli işbirlikçilerinin sergilediği yağma görüntüleri ve emperyalistler arasında ganimet paylaşımı tartışmaları insanlık adına yüz kızartıcı bir tablo oluşturmaktadır.
Sol Meclis bu yüzkızartıcı tablonun emperyalist – kapitalist sistemin ürünü olduğunu savunmaktadır.
Yaşananlar bir sonuçtur.
Kapitalizmin dünya hakimiyetinin bir sonucu.
Bu sonuca dönük tüm dünya çapında tepkiler de ortaya çıkmaktadır ve biz bu tepkileri umutla desteklemekteyiz.
Diğer yandan, artık görevimizin kapitalizmin sonuçlarına yönelik tepkiyi bizzat emperyalist kapitalist sistemin kendisine yöneltmek olduğunu görüyoruz.
Sol Meclis üyelerinin hazırladığı tebliğler, yaptığımız toplantıda topluca tartışılmıştır. Sol Meclis, uluslararası hukuktan sağlığa, petrol ve enerji paylaşımından kültüre çeşitli alanlarda emperyalist savaşın ve barış için verilen mücadelenin çok boyutlu bir değerlendirmesini yapmıştır.
Toplantı sonrasında yazarlarınca son şekli verilecek olan tebliğler, önümüzdeki günlerde bir kitap olarak da basılacaktır.
Sol Meclis üyelerinin bu toplantı için hazırladığı tebliğlerin ortak doğrultusu odur ki, kapitalist emperyalist düzenin dünya hakimiyeti son bulmadıkça savaşlar da son bulmayacaktır.
Bu çerçevede Sol Meclis olarak biz,
1.ABD emperyalizminin insanlığa karşı işlediği savaş suçunun hesabını sorma kararlılığını dünya insanlığıyla paylaştığımızı duyuruyoruz.
2.Bölgemizde ve dünyanın diğer çatışma bölgelerinde süren ve sürecek olan emperyalist saldırganlığa karşı insanlığın barış ve kardeşlik bayrağını yükselteceğimizi duyuruyoruz.
Barış ve kardeşliğin hakim olduğu eşit ve özgür bir dünya için çalışmanın kapitalist sistemi geçmişte bırakmak için çalışmak olduğunu söylüyor ve barıştan yana insanlarımızı, onurlu aydınlarımızı bu çalışmaya katılmaya çağırıyoruz.
17 Kasım Pazar 2002
Bilim insanları, aydınlar, siyasetçiler, sanatçılar ve sendikacıların oluşturduğu Sol Meclis'in Sağlık Komisyonu tarafından düzenlenen "Sosyalizm ve Sağlık Sempozyumu" 16 Kasım Cumartesi günü Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde gerçekleştirildi.
Sosyalist Türkiye'nin sağlık sistemi tartışıldı
Sol Meclis Sağlık Komisyonu tarafından düzenlenen "Sosyalizm ve Sağlık
Sempozyumu", 16 Kasım Cumartesi günü Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde
gerçekleştirildi. Sol Meclis adına Haluk Yurtsever'in açılış konuşmasının
ardından Sosyalist Küba Cumhuriyeti Türkiye Büyükelçisi Miguel Lamazares'in
"Küba'da Sağlık Sistemi: Bazı Açıklamalar" başlıklı tebliği
okundu.
Sempozyum kapsamında Doç. Dr. İlker Belek tarafından yönetilen "Kapitalizm
ve Sağlık" panelinin katılımcıları Prof. Dr. Gazanfer Aksakoğlu,
Prof. Dr. Feride Saçaklıoğlu ve Eczacı Necmi Kaymakçı'ydı. Bu
ilk sempozyumun ardından sempozyumun ikinci bölümü Sol Meclis üyesi Erkin
Özalp'ın "Sosyalist Türkiye'nin Sağlığa Sunacağı Ekonomik Kaynaklar"
başlıklı konferansla başladı. Prof. Dr. Erhan Nalçacı tarafından yönetilen
"Sosyalist Türkiye İçin Sağlık" başlıklı panelin konuşmacıları
ise Doç. Dr. İlker Belek, Dr. Yük. Hem. Özlem Özkan ve Prof.
Dr. Onur Hamzaoğlu'ydu.
Bu panelde, Sosyalist Türkiye'de sağlık hizmetlerinin dayanacağı temel ilkeler
şu şekilde sıralandı:
· Sağlık örgütlenmesi merkezi planlamaya dayanacaktır
· Sağlık hizmetleri genel bütçeden finanse edilecektir
· Üretim birimleri içinde örgütlü birinci basamak sağlık hizmeti sosyalist sağlık
hizmetlerinin temelidir
· Birinci basamak sağlık hizmeti katılım modelini içerecektir.
· Basamaklı bir sistem kurulacaktır.
· İlaç ve diğer sağlık araç ve gerecinin üretim ve dağıtımı kamulaştırılacaktır.
Bu arada, Sol Meclis Sağlık Komisyonu tarafından sempozyuma sunulan tebliğler,
"Sosyalist Türkiye'de Sağlık" başlığıyla kitaplaştırıldı. Nazım
Kültürevi Kitaplığı tarafından yayınlanan kitap, Sol Meclis'in üçüncü kitap
çalışması.
Sol Meclis komisyonları, sosyalist seçeneği farklı alanlarda somutlamaya dönük
çalışmalarını sürdürüyor.